Bilge Ayna


Yüce bir bilince ve gönüle sahip bu dünyaya görevli gelmiş bir Türk kadını Umut Hanım. Kapalı bilinci ile verdiği zorlu savaşı onun görevi. O savaşta gösterdiği tepkileri, dayanıklılığı, kararları onun insanlığa bıraktığı yansımalarıdır. Son görevinde de bir bütün olabilmenin sabrını af mekanizmasının gereğini sergiledi ve veda etti. Ben Bilge ayna, Pandora’nın içinde kapalı kalmış foyaları dökülmüş küflü ayna. 1999 yılında Umut ninenin itirafları ile çocuklarının özünde yeniden doğdum. Görev oldum ve bu gün okuyanlara yeni umutlar olacağım. Özünüze inin, kendinizi seyredin, yüzleşin ve ‘ne yapma bilinci’ne erişin. Umut; mutluluğun anahtarıdır. Doğruya kavuşmaktan yana umudunuzu hiç kaybetmeyin.

Osmanlı’dan Günümüze Bir Aile


 Ellerinde büyüdüğüm dedem ile anneannem, daha sonra tanıdığım babam ve yeterince anlayabildiğimi hâlâ söyleyemeyeceğim annem… Kendilerini, kuvvetle ihtimal veririm ki, alelade bulmazdınız. Biyografileri yazılacak kadar önemli bir hayatları olmadı. Çok enteresan hadiseleri yaşamış ve bunun neticesinde şöhret kazanmış da değillerdi.  Yine de yazdım üzerimde derin izler bırakan bu insanları. Dedemin ve anneannemin şahsiyetlerinin teşekkülünde hem Osmanlı döneminde edindikleri geleneksel kültürümüzün, hem de Cumhuriyet’imizin kuruluş yıllarında iyice ön plana çıkan Batı kültürünün payı vardı. Onlar Tanzimat’la hız kazanan Batılılaşma maceramızın Cumhuriyet’le birlikte şahikasına çıkmasını bütün serencamı ile birlikte yaşayan kuşağın insanlarıydılar.Dedemin, anneannemin ve Atatürk’ün hayatta iken ‘Ey Türk Gençliği’ diye hitap ettiği gençlerin arasında yer alan babamın Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminin yarattığı insan tipini bütün özellikleriyle birlikte birebir temsil ettiklerini söyleyemem. Söyleyemem, ama başka bir ülkede, başka bir kültür altında yetişmediklerine göre, yine de o geçiş döneminin mahsulüydüler. Hayatının ilk kısmını Türkiye’de, daha da uzun olan ikinci kısmını Amerika’da geçiren annemi ise hiçbir sınıflandırmaya tabi tutamıyorum. Hatıralarımı işte bu insanların şahit olduğum hayatları ile ve o yılların Türkiye’si ile sınırlandırdım. Bu arada, tanıma talihine eriştiğim akrabalarını ve ahbaplarını ihmal etmedim.Nasıl bir okul olduğu neredeyse hiç bilinmeyen, 47 yıl önce kapandığına göre, eninde sonunda zaten unutulacak olan Talas Amerikan Koleji’ni ve oradaki hayatımızı arkadaşlarımın da yardımıyla uzun uzadıya yazdım. Çocukluk yıllarımda memleketimizde cereyan eden bazı hadiselerden bahsettim. Ayrıca, dedemin İstiklal Harbi’ne dair sözlü ve yazılı hatıralarına oldukça geniş bir yer ayırdım.Bunca yıl boyuna konuşup, yazılı kültürümüzün zayıf olduğunu bıkmadan usanmadan söylemeseydim, ailemi yazmayı üzerime düşen bir vazife olarak görmezdim. Hiç değilse torunlarım ve onların torunları nerelerden geldiklerini öğrensinler.          

Endişe Bebekleri


Latin Amerika Ülkelerinde bir gelenek var. Anneler konuşamayan, dili açılamayan çocukları için minik bebekler yapıyorlar. Telden bebek iskeletlerine yünle rengârenk elbiseler sarıyorlar, sonra da bu bebekleri minik bir sandığın içine koyup çocuklarının yastığının altına yerleştiriyorlar. Gece yatarken çocuklarını öpüyor ve uyuyamazlarsa bebekleriyle konuşabileceklerini söylüyorlar onlara. Çocuk da huzursuzlandığında, endişe ettiğinde sandığı açıp, bebeklerle konuşuyor. Bebekler çocukların endişelerini alıyorlar. İşte endişe bebeklerinin oyuncaktan öte ve hayatî hikâyesi. İşte endişeden bebekler İşte endişe bebeklerinden şiirler İşte

Suriçi'nde Bir Yaşam : Toktamış Ateş'e Armağan


Türkiye’de bilim insanları arasında çok değişik bir yere sahip olan Prof. Dr. Toktamış Ateş’i kaybedeli bir yıldan fazla oldu. Aslında, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları olarak, sadece üniversitemizin değil aynı zamanda yayınevimizin de bir kurucusu olarak gördüğümüz hocamız için bir armağan kitabı hazırlamayı daha sağlığında planlamış ve bazı çalışmalara da başlamıştık. Ama ansızın çıkıp gelen, o beklenmeyen “erken ölüm” dostları, arkadaşları ve öğrencileri gibi bizi de şaşırttı. Ancak, yapacak bir şey yoktu ve böyle bir kitap ise mutlaka hazırlanacaktı.Kuşkusuz, elinizdeki bu kitap akademik dünyada alışılagelen bir armağan kitabı değil. Yayınevi olarak farklı bir örneği daha önce Prof. Dr. Gülten Kazgan için yayınlamış olduğumuz armağan kitapta denemiştik; sonuçta ortaya bilinen, makalelerin sıralandığı kalıplaşmış çerçevenin dışında bir çalışma çıkmıştı. Kitabı, bir anlamda Gülten hocanın bir bilim insanı olarak araştırmalarından günlük hayatına, kişisel özelliklerine, kadar her şeyin yansıtıldığı bir eser haline getirmiştik.İşte Suriçi’nde Bir Yaşam da armağan kitaplarla ortak özellikler taşımasına rağmen bazı bölümleriyle farklılıklar gösteriyor. Bu çalışmada, Ateş’in eşinden, kızına, yakın dostlarına, dostlarının çocuklarına, asker arkadaşlarına, mahalledeki bakkaldan, yemek yediği lokantanın sahibine kadar uzanan bir “muhip zinciri”ni, arkadaş, dost ağını, onların yazdıklarını, hocayla fotoğraflarını vb. bulabilirsiniz. Hele Suriçi’nde Bir Yaşam adını verdiği ama yazamadığı hatıraları için zor okunan el yazısı ile yaptığı planı, tuttuğu notları incelediğinizde, çocukluğundan ölümüne kadar yaşamını suriçinde geçiren İstanbullu bir aydının serüvenini daha yakından öğreneceksiniz.İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları olarak, bu çalışmayla Toktamış Ateş’in kişiliğini, yaşama sevincini, savunduğu dünya görüşünü, düşüncelerini, insani yanlarını ve diğer tüm özelliklerini gelecek kuşaklara da yansıtabildiğimiz için mutluyuz.

Çıplak Ceset


Eski kaptan pilot, nevzuhur özel dedektif Remzi Ünal ilk macerasıyla karşınızda... Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan ve kayıplara karışan yeğenini bulması için bir kumaş tüccarı tarafından tutulan Dedektif Remzi Ünal için işler daha en başından sarpa sarmıştır. Bir işi aldıktan sonra pişman olmak belki onun karakterine pek uygun değildir ama içten içe karanlık bir alışverişte piyon olarak kullanıldığını düşünmektedir. Zaten ne tüccar tüccara benzemektedir ne de yeğen Boğaziçili bir öğrenciye. Ancak ne olursa olsun onun adı Remzi Ünal’dır ve aldığı her işi muhakkak bitireceğinden kimsenin şüphesi yoktur.Karşısında şimdi uyuşturucu baronları vardır, fuhuş sektörünün en rezil aracıları ve hatta porno dünyasının en dejenere yapımcıları... Fakat o gerçeğe ulaşmanın tek yolunun hiçbir şeyden korkmamak olduğunu kendine şiar edinmiştir. Ve bir gece, yıldızların bile dünyaya küstüğü zifiri bir gece, bir ölüm kalım savaşı başlar, galibinin ise elde edebileceği tek şey çıplak “gerçek”tir.Polisiye edebiyatın en büyük isimlerinden Celil Oker, Dedektif Remzi Ünal karakteriyle ilk kez tanıştığımız Çıplak Ceset’te dehasını bir kez daha gözler önüne seriyor.

İkna Ekranları


Medya kullandığı enformasyonla yaşadığımız hayata nüfuz eden en etkili araçlardan biridir. O yüzden ekran bir propaganda alanına dönüşmüştür.Televizyon haberciliği siyah ekranda örtülü ya da doğrudan propagandanın yapıldığı bir alandır. Televizyonlar ikna ekranlarına dönüşmüştür. Bu nedenle de haber, artık propagandif bir bilgidir; hegemonik düşüncenin aracıdır.Bu çerçevede “editoryal bağımsızlık” bir yanılsamaya dönüşmüştür. “İkna Ekranları” kitabı artık haberciliğin etik ve ilkesel sınırlarının dışına çıkan, bu faaliyetin üretim koridorlarında dolaşıyor; editoryal yapının işleyişini ve haber diye sunulan gerçekliği sorguluyor.

Şimdi Bu Aşk mı


Herkesin bir hikâyesi vardır, yaşandığında iz bırakan, öğreten, unutulmayan. Belki hikâye olmadan değiştirmiştir yaşamın rotasını. Belki de deneye deney katmış, olgunlaştırmıştır kişiyi. Bazen hikâyeler tanık olanları da etkiler derinden, onların yaşamında da kalıcı izler bırakır, unutulmaz. Kimileri kendi yaşadıklarıyla olgunlaşır, kimileri başkalarının yaşamından pay çıkarır kendine. Herkesin hikâyesi yaşamdan bir parçadır, yaşandığı zaman içinde toplanıp kocaman bir evren olur anlatılmakla bitmeyen.  Bu kitaptaki hikâyeler sıradan insanların sıradan hikâyeleridir. Okuyanın dudağının kenarında bir tebessüm, yüreğinin kıvrımında inceden bir titreşim uyandırırsa ne mutlu yazana ki bir hikâye daha katılmış olur bu âleme. Rezan Özger

Yağmurla Gelen


Evet,  masum da olsa hayatındaki ilk yalanını söylemişti. Çiftliğe ayak bastıktan sonra varlığını yeni öğrendiği sakarlığı ise tam bir komediydi. Tesadüflere bezenmiş yanlış anlaşılmalar eşliğinde ilerleyen, bazen iç burkan, çoğu zaman da gülümseten bir hikâye…Reyhan’ın annesiz ve babasız geçirdiği yıllar, ilerde tanışacağı Nazlı’ya bağlanmasına neden olacaktı. Peki, Kerem’e bağlanmasının nedeni Nazlı mıydı? Artık emin değildi çünkü her şey birbirine girmişti.                     

Dem Vakti


Ayşe Gülşen Destanoğlu, soyadına layık olmak için mi bilinmez ama destansı bir kaleme sahip. Şiir, esas olarak çok algılatır ve az anlatır olmasına rağmen, Destanoğlu’nda bu durum tersi gibi… Bağırıp çağırmıyor, gerektiğinde yüksek seslere bile müdahale ediyor. Bu yüzden akışkan kalemi dingin bir nehir gibi akıp gidiyor… Bu, Destanoğlu’nun çokça söyleyecekeri var anlamına geliyor. Aynı zamanda bu, ondaki kalemin romanlara döneceğinin de habercisi olabilir… Özetle DEM VAKTİ, Destanoğlu’nun insanı ve yaşamı kucaklayan demlenmiş şiirleriyle duygularımızı kuşatıyor… Ahmet Can Akyol

Trial


A terrifying psychological trip into the life of one Joseph K., an ordinary man who wakes up one day to find himself accused of a crime he did not commit, a crime whose nature is never revealed to him. Once arrested, he is released, but must report to court on a regular basis--an event that proves maddening, as nothing is ever resolved. As he grows more uncertain of his fate, his personal life--including work at a bank and his relations with his landlady and a young woman who lives next door--becomes increasingly unpredictable. As K. tries to gain control, he succeeds only in accelerating his own excruciating downward spiral.  

Secret House


A man stood irresolutely before the imposing portals of Cainbury House, a large office building let out to numerous small tenants, and harbouring, as the indicator on the tiled wall of the vestibule testified, some thirty different professions. The man was evidently poor, for his clothes were shabby and his boots were down at heel. He was as evidently a foreigner. His clean-shaven eagle face was sallow, his eyes were dark, his eyebrows black and straight. He passed up the few steps into the hall and stood thoughtfully before the indicator. Presently he found what he wanted. At the very top of the list and amongst the crowded denizens of the fifth floor was a slip inscribed: "THE GOSSIP'S CORNER"

Prisoner of Zenda


Rudolf Rassendyll is the hero of Anthony Hope's fantastic novel, The Prisoner of Zenda. After leaving his lofty life in London, Rassendyll discovers adventure in Ruritania, where he happens to bear a remarkable resemblance to the local king, Rudolf Elphberg. However, on the eve of his coronation, Elphberg is abducted and Rassendyll is called upon to pose as a political decoy. Along the way, Rassendyll finds courage, love, and duty as he negotiates the many twisting plots of Elphberg's abductors.

Call of the Wild


Novel by Jack London, published in 1903 and often considered to be his masterpiece. London's version of the classic quest story using a dog as the protagonist has sometimes been erroneously categorized as a children's novel. Buck, who is shipped to the Klondike to be trained as a sled dog, eventually reverts to his primitive, wolflike ancestry. He then undertakes an almost mythical journey, abandoning the safety of his familiar world to encounter danger, adventure, and fantasy. When he is transformed into the legendary "Ghost Dog" of the Klondike, he has become a true hero.  

Yalnız Adam Akif


Mehmet Âkif Ersoy, öyle bir zaman diliminde yaşamıştır ki, ilk önce Balkan Savaşı başlamış, arkasından Cihan Harbi gelmiş, peşinden İstiklâl Savaşı’na girilmiştir. Âkif, böyle bir dönemde duyarsız kalamamış, yazıları ve nutuklarıyla halkı aydınlatmıştır. Yaşadığı dönemde Osmanlı devleti, cephelerde çarpışırken içerde de asırlardır dostça yaşadığı azınlıkların ihanetine uğramıştır. Cephelerden gelen kötü haberler yetmiyormuş gibi, İstanbul'un işgali ile ülke, can evinden vurulmuştur. Baskı ve zulümlere savaş açan Âkif, İstiklâl Marşı'nda ve Asım şiirinde; "Doğduğumdan beridir âşığım istiklâle" diyerek özgürlüğe duyduğu aşkı, sevdasını ortaya koymuştur.     Âkif'in şiirlerinde, bu hazin tablo çok net olarak görülmektedir. Her yazdığı şiir, söylediği söz, bomba gibi bir tesir göstermiştir. Vaazları ve şiirleri, yurdun en uzak köşelerine kadar ulaşmış, cephedeki askerlerimize güç katmıştır. Âkif,  Balkan, Trablusgarp ve İstiklâl savaşlarında tek kişilik bir ordu gibidir. Selam olsun İslam dünyasının zor günlerini, acılarını, ıstıraplarını kurşun gibi kelimelerle ifade eden bu örnek şahsiyete…

Fatiha


Kur’an’a, Fâtiha ile başlanır. Fâtiha, bütün semavî kitapların temel esaslarını ihtiva eden mübarek bir sûredir, insanlara yol gösteren bir hayat nizamıdır. Kur’an’ın içindeki değişik sûrelerde anlatılan pek çok yüksek hakikat onda özetlenmiştir. Namaza onunla başlanır, onunla bitirilir, evlerimiz onun nûruyla aydınlanır. Fâtiha, Kur’an’ın tefsiri, Kur’an ise kâinatın tefsiri olarak düşünmek doğru olur. Kur’an gönüllere şifadır.Fâtiha sûresi baştanbaşa eşsiz güzellikte bir dua, bir yakarıştır. Kulluğun yalnız Allah’a yapılacağı, desteğin yalnızca Allah’tan geldiği, doğru yola varmanın da doğru yoldan sapmanın da Allah’ın iradesine dayandığı, çünkü hayrı da, şerri de yaratanın Allah (c.c.) olduğu hususları bu sûrede ifadesini bulmuştur. Fâtiha sûresini kalben ve anlayarak okuyan kişi, tüm Kur’an-ı okumuş gibi olur. Fâtiha’yı çok okuyan kişiye bu sûre, cehennem kapılarında perde olur.Resulullah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:  “O (Fâtiha) Kur’an’ın anasıdır. O kitabın Fâtiha’sıdır ve tekrarlanan yedidir...” (Müslim)  

Silas Marner


Silas Marner: The Weaver of  Raveloe is the third novel by George Eliot, published in 1861. An outwardly simple tale of a linen weaver, it is notable for its strong realism and its sophisticated treatment of a variety of issues ranging from religion to industrialisation to community. The novel is set in the early years of the 19th century. Silas Marner, a weaver, is a member of a small Calvinist congregation in Lantern Yard, a slum street in an unnamed city in Northern England. He is falsely accused of stealing the congregation's funds while watching over the very ill deacon. Two clues are given against Silas: a pocket-knife and the discovery in his own house of the bag formerly containing the money. There is the strong suggestion that Silas' best friend, William Dane, has framed him, since Silas had lent his pocket-knife to William shortly before the crime was committed. Silas is proclaimed guilty. The woman he was to marry casts him off, and later marries William Dane. With his life shattered and his heart broken, Silas leaves Lantern Yard and the city.

Hz Ebu Eyyub El Ensari


Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mihmandarlığını ve korumalığını yapan, sancağını savaşlarda taşıyan, Peygamberler Peygamberinin bağrı yanık sevdalılarından, Kur’ân ve sünnet bilgisiyle derya olmuş büyük bir sahabe… Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) Mekke'den Medine'ye göç ettiği zaman evinde ilk kez ve yedi ay boyunca misafir edip yanından hiç ayrılmayan, cihad aşkıyla O’nu âdeta bir gölge gibi takip eden, Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarının kahramanı…Mücadele ve zaferlerle dolu bereketli ömrü boyunca haksızlıklara, yanlış yorumlamalara hiç tahammül edemeyen, hiçbir zaman doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen, akşam namazını geç kıldıran Mısır valisine sözünü esirgemeyen gazi Ebû Eyyûb el-Ensâri Hazretleri…Yaşlı ve hasta durumdayken bile ordunun İstanbul seferine hazırlandığını duyunca, heyecan ve cihad aşkıyla hastalığını unutan ve sefere katılan, kendine rehber edindiği “Bizim uğrumuzda cihad edenlere, elbette biz, yollarımızı gösteririz.” ayet-i kerimesinin izinden emin adımlarla ilerleyen yüce zat…  

Aşk-ı Dem


Resulullah’ı (s.a.v) görmeden Müslüman olan Veysel Karani, sadâkat ve sarsılmaz imanıyla benzersiz bir hayat sürdü. Allah, Resulullah ve anne sevgisi ile dolu bir yüreğe sahipti. Yaşlı ve hasta annesinden aldığı izinle Medine yollarına düşen Veysel Karani, Resulullah’ı görüp, mübarek ellerini öpüp koklamayı arzu ediyordu. Ne var ki, gönül gözüyle gördüğü, Peygamber’ini dünya gözüyle göremedi.     Nefsin terbiyesinden kaçıp Rabbin (c.c)  terbiyesine sığındı ve bizlere “Nasiplerinizin peşinden koşmayın, bırakın onlar sizin peşinizden koşsun.” nasihatini bıraktı. Aşk yolculuğu ile örnek olan Veysel Karani,  yüksekliği tevazuda, liderliği halka nasihatte, nesebi takvada, şerefi kanaatte, rahatlığı Zühd’de, zenginliği ise tevekkülde buldu.            Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) vasiyeti üzerine kendisine teslim edilen mübarek Hırka-ı Şerifi büyük bir itina ve hürmetle bütün gittiği yerlere taşıdı. Nurlu emanet yüzyıllar sonra İstanbul Hırka-ı Şerif camisinde Resulü Ekrem’i (s.a.v) göremeyen gözü yaşlı âşıkların ziyaretgâhı oldu.

Ships That Pass in the Night


1894. Arguably one of the best-known Suffragette writers, Beatrice Harraden was a popular novelist who was heavily involved in the Suffragette tax resistance campaign. Her best-selling sentimental romance, Ships that Pass in the Night tells of a doomed love-affair between two patients in a tuberculosis sanitarium. This story caught the public's imagination, and the title became a byword for a fleeting or doomed love affair. The title was inspired by lines in Longfellow's Tales of a Wayside Inn, Third Evening, Theologian's Second Tale (Elizabeth), Fourth Part    

Jacob's Room


Impressionistic novel by Virginia Woolf, published in 1922. Experimental in form, it centers on the character of Jacob Flanders, a lonely young man unable to synthesize his love of classical culture with the chaotic reality of contemporary society, notably the turbulence of World War I. The novel is an examination of character development and the meaning of a life by means of a series of brief impressions and conversations, stream of consciousness, internal monologue, and Jacob's letters to his mother. In zealous pursuit of classicism, Jacob studies the ancients at Cambridge and travels to Greece. He either idealizes or ignores the women who admire him. At the end of the novel all that remains of Jacob's life are scattered objects in an abandoned room. (The Merriam-Webster Encyclopedia of Literature )  

Confidence


It was in the early days of April; Bernard Longueville had been spending the winter in Rome. He had travelled northward with the consciousness of several social duties that appealed to him from the further side of the Alps, but he was under the charm of the Italian spring, and he made a pretext for lingering. He had spent five days at Siena, where he had intended to spend but two, and still it was impossible to continue his journey. He was a young man of a contemplative and speculative turn, and this was his first visit to Italy, so that if he dallied by the way he should not be harshly judged. He had a fancy for sketching, and it was on his conscience to take a few pictorial notes. There were two old inns at Siena, both of them very shabby and very dirty. The one at which Longueville had taken up his abode was entered by a dark, pestiferous arch-way, surmounted by a sign which at a distance might have been read by the travellers as the Dantean injunction to renounce all hope. The other was not far off, and the day after his arrival, as he passed it, he saw two ladies going in who evidently belonged to the large fraternity of Anglo-Saxon tourists, and one of whom was young and carried herself very well.    

Thirty Nine Steps


In this fast-paced spy thriller, a self-described "ordinary fellow" stumbles upon a plot involving not only espionage and murder but also the future of Britain itself. Richard Hannay arrives in London on the eve of World War I, where he encounters an American agent seeking help in preventing a political assassination. Before long, Hannay finds himself in possession of a little black book that holds the key to the conspiracy — and on the run from both the police and members of a mysterious organization that will stop at nothing to keep their secrets hidden.  This is the first of five novels in John Buchan's Greenmantle series, featuring the adventures of the stalwart and resourceful Richard Hannay. Originally published in 1915, it also served as the basis for several movies and plays, including Alfred Hitchcock's classic cinematic adaptation.  

İhtiyar Balıkçı


Sandalıyla balıkçılık yapan Santiago, seksen dört gündür bir tane bile büyük balık avlayamamıştı.  Diğer balıkçıların kendisiyle alay etmesine aldırmayan Santiago, havanın açılmasını bekliyordu. Denize alabildiğine açılmak ve avlayamadığı günlerin acısını çıkarmak istiyordu. Bir zamanlar kendisine yardım eden küçük Manolin’in yardımı ile kayığını denize indirdi ve alabildiğine açılarak oltalarını denize attı. Baş tarafta titreyen oltasını çektiğinde 5 kiloluk bir orkinosun oltanın ucunda olduğunu gördü. Kendi kendine “İyi yem olur” diye düşündü. Bugün seksen beşinci gündü. Mutlaka büyük bir balık yakalaması lazımdı.İhtiyar Balıkçı, Ernest Hemingway’in Nobel Edebiyat Ödüllü eseri. Hemingway bu hikâyeyi Küba’da yazmıştır ve hikâyenin başkahramanı Kübalı bir balıkçı olan Santiago’dur. Hikâye yaşlı Santiago’nun büyük bir balığı avlamasını ve onu limana getirinceye kadar 5 gün boyunca süren zorlu mücadelesini anlatır.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     

Mutluluğa 0 Km


Kime sorsan; “Yazsam hayatım roman olur.” der.Aslında hepimiz aynı şeyleri yaşıyoruz. Sevgi, ayrılık, hastalık, evlilik, acı, sevinç vb. gibi hayatta var olan şeyler...Sanatçı, bu yaşanan duyguları esere dönüştürendir.Resime, müziğe, tiyatroya, heykele, şiire dökülen duygulardır.Ben de yıllardır şiir yazıyorum;bu kitapta her türden şiirler var, umarım beğenirsiniz.Kendi yaşantınızdan da bir şeyler bulacaksınız.Bazen üzülüp, bazen düşüneceksiniz, duygulanacaksınız,ve bazen de gülümseyeceksiniz.Hayat zaten her yönüyle bir romandır.HER DÜŞÜNCE BİR SANATTIR.DÜŞÜNCEYE CAN VEREN İSE SANATÇIDIR…

40


Değerli okurlar!40 sayısının titreşimi altında, kendi yüksek bilinçlerinizi oluşturmaya hazır olun.Sezgilerinizi, üst benliğinizi dinleyeceğiniz, tüm sorularınızın cevaplarını bulacağınız yer burası.40 sayısı, içinden bilgelik fışkıran süslü bir kapı, bir geçit. İnanç, felsefe ve mutluluk kullanılarak, birçok şekilde yaşayan, ölen, bilimde ve hayatta tekrar dirilen bireyler aracılığıyla gerçek ile mecazi dayanaklarla anlam kazanmaktadır.40, sizin korunduğunuza,güvende olduğunuza ve sevildiğinize dair mesajlar vermektedir.40, Tüm insanların, belli noktalar ve belli zamanlarla ölçülebilen farklı aşamalardan geçtiğini anlatan bir ruh ve akıl noktasındadır.40 sayısı, 4 ve 0 sayılarının özelliklerinden oluşur. 4 sayısı sistem ve düzen titreşimlerinin,sıkı çalışma ve azmin yankılarını uyandırır,sağlam temeller inşa eder ve başarı ve dürüstlük ve bütünlük sağlar.Pozitif düşünerek, olumsuz etkilerden kaçınarak, kendimizi ödüllendirip, yaratıcılığımızı ve başarılarımızı kutlayarak, başkalarına yardım ederek ve affedicilikten doğan faydalarla ve büyümenin semeresini alarak zihnimizi derinliklerine ulaşabilir ve ruh gözümüzü açabiliriz.40; yaşamınız boyunca hedeflerinize ve ideallerinize ulaşma yolunda gösterdiğiniz çaba ve çalışma istediğinize ve bunların sonuçları elde edişinize tanıklık edecektir.      


Beni Hatırla ?

Şifremi Unuttum ?